sarmaşıklar
musluktan tıp tıp su damlıyordu. çeşmeyi güzelce sıktım. o musluk ağlayamadıkça, içine içine aktıkça yaşları, nefesi kesilip tam gırtlağında bi yerde takılı kaldıkça tüm yükü, sanki beni boğazlıyorlarmış gibi içim sıkıştı. sanki bi kırlangıç nefesimi kapıp kaçmış gibi hissettim.
çeşmeyi açtım, oluk oluk aksın, aksın da rahatlasın diye. o aktıkça ben rahatladım, sanki kaburgalarımın altına hava basmışlar gibi genişledi göğüs kafesim. o genişlikten dışarı doğru bi karanfil kokusuyla beraber avuç avuç hardal tohumu dökülüverdi parkelerin üzerine. sonra çekirgeler çıktı kalbimin altından, minik peygamber böcekleri adım attı sırtımın yumrularından dışarı. başımı yukarı kaldırdım, göz kapaklarımın altından sarmaşıklar yükseldi tavana ve göçmen ördekler kanatlandı ağzımın kenarından pencerenin pervazına doğru.
sonra sanki erik yapraklarına minik kum taneleri çarparmış gibi titrek sesler doldurdu etrafımızı. o lavabo taştı, taştıkça parkelerin aralarını doldurdu, çekirgeler sudan kaçmaya çalıştıkça duvarlara, koltuklara, çerçevelere, kitaplara çarpmaya başladı. peygamber böcekleri boynuma basa basa burnuma, göz kapaklarıma tırmandı, sarmaşıklardan tavana doğru çıktılar, avizeye, avizenin kablosundan perdelere doğru ilerlediler. taşan su odayı doldurdukça dibe batmaya başladı tüm vücudum. sanki o su gözlerime, alnıma, burun deliklerime, yutağıma, sürekli genişleyen soğuk bi basınçla yüklendi.
sarmaşıklar suyu gördükçe hırçınlaştı, onlar uzadıkça göz kenarlarım yırtıldı, ben dibe battıkça, hep içime içime aktı yaşlarım, nefesim kesilip tam gırtlağımda bi yerde takılı kaldı tüm yüküm, sanki beni boğazlıyorlarmış gibi, içim bi kez daha sıkıştı.